Selçuk Baran - Yelkovan Yokuşu

Yalnızlığın, umutsuzluğun, çaresizliğin, boş vermişliğin; kimi zaman çağa kimi zaman içinde yaşanılan topluma ya da kişinin kendisine biçilmiş hayata ait olmayışlarının huzursuz edici kokusunun sindiği kitap yaprakları vardır. Okurunu bir karakterin iç dünyasının sancılı yanlarına davet eder, kitaba hâkim olan o ruh halinin keskin ağırlığını okurunun avuç içindeki kitaba bırakıverirler. Böylesi kitapları hep bir başka okur, onları da mutlu, hayatı sıkı sıkıya kavrayan, umudun türküsünü yüksek sesle haykıranlar kadar severim. Çünkü onlar da tıpkı diğerleri gibi yaşamın öz kaynağından beslenir, yaşamın o çok tanış olduğumuz gerçek suretlerini üstlerine geçirirler. Mutlu-mutsuz, umutlu-umutsuz, huzurlu-huzursuz daha nicesini sıralayabileceğimiz ikilikleri bir madalyonun birbirinden ayrılmayan iki yüzü gibi bünyesinde barındırır hayat ve bazen madalyonun tek bir yüzünün değil, diğer yüzünün sesine de kulak vermek gerekir…

İşte Selçuk Baran biri kitaba ismini veren Yelkovan Yokuşu öyküsü olmak üzere yedi öyküden oluşan bu eserinde okuruna madalyonun diğer yüzünden sesleniyor. Öykülerindeki karakterlerin iç dünyasına aralanan pencereden okurunu çoğu zaman yalnızlıkla, kimi zaman umutsuzlukla yoğurulmuş hikâyelere, hayatlara davet ediyor. Yoksul, orta halli ya da maddi durumu iyi;  bir işi olan-olmayan, yaşını başını almış ya da hayatı keşfetmeye yeni başlayan, çevresindeki düzene, insanlara, dünyaya boş veren ya da hayatın adaletsiz yanına küsüp kendi kabuğuna çekilen, kadın-erkek çeşit çeşit karakter var bu kitapta. Kimi yaşamının bir anında durup yaşadığı hayatının çarpıcı gerçeğini sorguluyor kimi ise kaybettiğinin ardından farkında olmadan onu aslında ne kadar anlayamadığını fark ediyor. Kiminin kendine göre çözümü var: kalabalıklara susamış yalnızlığını bir öğle vakti tanımadığı ama kendisiyle masasını paylaşan insanların yaşamından birkaç saatine ilişerek dolduruyor kimi ise hayalinde bir arkadaş yaratıp yalnız o çok yalnız yaşamına ortak ediyor. Aynı toplumun, hadi biraz daha çekirdeğine inelim aynı evi paylaşan insanların çarpıcı yalnızlığı, reddedişleri, karşı duruşları, kaçışları, çaresizlikleri, umutsuzlukları var bu kitapta bir de bizim tıpkı o tanımadığı insanların masasına ilişip yaşamının birkaç saatine ortak olan karakter misali okur olarak bu insanların hayatlarına tanıklığımız.

Fakat kitaba hakim olan temalar, bazen birkaç cümlede yakaladığımız o derin anlamlar, yaşamın o tanış olduğumuz yüzleri kadar kitapta çok dikkat çekici bir nokta var: istisnasız her öyküde yazarın bir keskin bıçak darbesi gibi o hayatlara tanıklığımızı kesmesi ancak bunu alabildiğine olağan bir şekilde yapmasının bıraktığı o alışılmadık tat. Yarım kalmışlık hissinin aksine usulca, her zamanki akışında yaşama karışan bir ırmak, kalabalıklar içinde gözden kaybolup giden bir insanın ardından bakarken üzerimizde kalan o etki gibi ya da diğer bir ifadeyle bizimle paylaşılan anlar bitse de bir yerlerde devam ettiğini bildiğimiz hayatlar gibi…

Ben yazarın her öyküde yarattığı karakterlerin hikâyelerine ortak olmaktan bir de o kısa tanıklığımın bittiği noktada yazarın sustuğu yerden düş gücümle hikâyeleri devralıp kendi kendime “sonra ne olmuştur acaba?” diyerek hayalimde yeni varsayımlar üretmekten keyif aldım. Sevgili Selçuk Baran’ın kaleminden kendisinin beşinci öykü kitabı benim ise okuduğum ilk kitabı olan Yelkovan Yokuşu’nu yazarın kalemini ve hayatın huzursuz ezgisini mırıldanan kitapları okumayı sevenlere tavsiye ederim. Yazarın kalemiyle tanışmak isteyenler için kesinlikle doğru bir tercih midir? Bu noktada “kesinlikle bu” diyemem ama bu sorudan bağımsız olarak kitap özelinde sonu denize açılan Yelkovan yokuşunu tırmanmak güzeldi diyebilirim. 

Yorumlar

Takipçiler