Nezihe Meriç - Çavlanın İçinde Sessizce
Kitabının sayfalarından
birinde sevgili Nezihe Meriç henüz yeryüzünde olmayan ama geçmişe meraklı okuma
delisi genç bir okuru düşler. Bu belki liseli bir kızdır. Çekingen, gözlerini
kısarak insanın yüzüne dalgın dalgın bakan yahut kumral saçlarını parmaklarıyla
arkaya doğru taramaktan kendini alamayan gözlüklü, incecik bir delikanlı; kim
bilir belki yaşı daha büyük biri... O okur her kim ise, kendisi nasıl ki 1800’lü
yıllarda yaşamış Montke’yi okurken onu arkadaşıymış gibi sevmiş, yaşadıklarını
satır satır onunla yaşamışsa düşündeki okurun da bir gün yolu anılarına
düştüğünde onu ve anılarını gözünde canlandırarak onunla birlikte o günleri
yaşayıp –belki- kendisini sevebileceğini düşler. Kurduğu düşe sıkı sıkı
tutunarak gelecekteki okurunu düşünmenin getirdiği yazma isteğiyle anılarını
kaleme aldığını söyler. Sonraki sayfaların birinde yolumuz gelecekteki okuruyla
yeniden kesişir ve Nezihe Meriç “çok yıllar sonra o liseli çocuk, ya da o
gözlerini kısarak bakan ince yüzlü kız bu anıları okurken sesimi duyar gibi
olurlar mı?” diye düşünmekten kendini alamaz.
Kitabın kapağını
kapattığımda Nezihe Meriç’e kocaman sarılıp “Düşlediğin her şeyi başardın; hem de öyle az buz değil, en dolu dolusundan” diyesim geldi. Çünkü kendisi
benim nazarımda bunu fazlasıyla başarabilen ve okur yolculuğumda ilk defa anı
türünde bir eseri başka, çok başka sevmemi sağlayan yegâne kalem oldu
diyebilirim. Onu bu denli bambaşka bir
yere koyuşumdaki asıl sebep, anılarını kaleme alırken alabildiğine doğallığı ve
kelimenin tam anlamıyla yanı başımdaymışçasına kahveme ortak olup kırk yılın
hatrına sıcacık bir sohbeti paylaşıyormuşuz hissini vermesinden kaynaklanıyor.
Kaleminden dökülen sözcükleri ona öylesine bir can üflüyor ki okumaktan ziyade
anıları ondan dinliyormuşçasına hissedebilmenin sıcacık samimiyetini
duyumsamaktan kendinizi alamıyorsunuz. Zira Nezihe Meriç, 1996-2003 yıllarında
Varlık Dergisi’nde yayımlanan anılarının kitap haline getirildiği “Çavlanın içinde
Sessizce” eserinde anı türünde kaleme alınan kitaplarda alışılagelmiş olan
kronolojik anlatımla değil, konuştuğu şekilde anılarını okuruna aktarıyor.
Biriyle karşılıklı oturup söz eskilerden açıldığında anılara dalıp gittiğimiz o
yerden sesleniyor bizlere, tam o noktada elimizden tutup sıcacık sarıp
sarmalıyor. Bazı anılar anlattıkça hatırlanıyor, bazen laf lafı açıyor
söylenecekler o an için unutuluyor. Kimi zaman o esnada birlikte düşüncelere
daldığımız, bir şeyleri irdelediğimiz oluyor. Hüznü, acıyı, kırgınlıkları
küskünlükleri, özlemleri anarken bir anda kahkahayı basarken bulabiliyorsunuz
kendinizi. “İlahi Nezihe'ciğim ömürsün,” diyesiniz geliyor. En doğalından, yapmacıksız; velhasıl olduğu
gibi karşılayıp anılarını size açan bu kadını sevmekten de, benimsemekten de
kendinizi alamıyorsunuz. Her bir anıda
yaşamını, yazar yönünü tanırken yolculuğunuz boyunca edebiyat dünyasından nice
kıymetli insana tesadüf ediyorsunuz. Anıların kaleme alındığı dönemin
etkilerini, yazarın gözlemlerini, deneyimlerini de bir bir bu satırlarda
buluyorsunuz. Toplumsal konular, kaygılar, sıkıntılar ise sanki dün gibi değil de
bugün yazılmışçasına bir his uyandırıyor, durup düşünmekten kendiniz
alamıyorsunuz…
Belli bir kronolojiyi
takip ederek kaleme alınmış anı-anlatı türündeki eserleri seven okurlar bu
sohbetvari doğallıkla aktarımı okurken sıkılıp kopukluklar yaşayabilirler. Bu
nedenle tercihi bu yönde olan okurlara kitabı tavsiye etme konusunda
çekinceliyim; fakat benim gibi böylesi anlatımdan keyif alıyorsanız ve henüz yazarın
kalemiyle tanışmadıysanız “Çavlanın İçinde Sessizce” harika bir başlangıç
kitabı olacaktır. Her bir satırını büyük
bir keyifle okuduğum bu nefis kitabı gönül kitaplığımın en güzel köşesine
yerleştirirken yazarla tanıştığıma çok memnun olduğumu söyleyebilirim. İyi ki
yolum ve yüreğim bir çavlan misali akan hayattan sessizce geçen bu şahane
kalemle kesişmiş.

Yorumlar
Yorum Gönder