John Fante - Toza Sor
Bazı kitap
karakterlerinin belleğimizdeki izi yıllar boyunca tazeliğini koruyabilecek
türdendir. Öyle ki, aradan geçen yıllar kitabın kurgusunu, olay örgüsünü yavaş
yavaş silikleştirse bile böylesi karakterler zaman karşısında ve zamana rağmen
ilk günkü canlılığıyla yanı başımızda durur niteliktedirler. Onlarda içinde
hayat buldukları kitabın sayfalarına sığmayıp oradan taşan hatta onu aşan bir
yan vardır. Şüphesiz ki John Fante’nin “Toza Sor” eserindeki ana karakteri
Arturo Bandini bu türden karakterlerden biri. Onu okuduktan, kitabın kapağını
aralayıp onun hayatına konuk olduktan sonra onu unutmak da zamanın hoyratlığı
karşısında dayanamayacağını sanmak da mümkün değil. “Peki, onu bu denli özel
kılan nedir,” diye soracak olursanız hiçbir yapaylığa yer vermeyen yanı derim.
Hayalleri, hayal kırıklıkları, öfkesi, vicdan azapları, pişmanlıkları,
korkuları, arzuları ve bastırdıklarıyla; kimi zaman bile isteye kendi
yaralandığı yerden karşısındakini yaralayan, kimi zaman kaba ve kırıcı
davranışlar sergileyen ama aslında özünde art niyetli olmayan, merhametli, yardımsever,
aşık ve kıskanç, bazen bir duygusal coşkunluğun içinde sürüklenip değişmeye
karar veren, bir süre sonra o duygunun etkisi geçince eski haline dönebilen bir
karakter Bandini… Velhasıl, tüm sancıyan
yanlarıyla, iç dünyası ve onu çevreleyen dış dünyanın benliğinde bıraktıklarıyla
alabildiğine gerçekçi yönlere sahip. Bence tam da bu yüzden O unutulmaz bir
karakter: yani yaşama ve insan doğasının duygu durumlarına, koşullara göre
değişkenlik gösteren yönlerine bu denli yaklaşarak kendi kalıcılığını yaratıp zamana
meydan okuyabilecek türden.
İşte böylesi bir
karakterin peşi sıra yazarın “Bandini Dörtlemesi” veya bazı kaynaklara göre
“Arturo Bandini Destanı” adını verdiği serisinin üçüncü kitabı Toza Sor’un
sayfalarında yolculuğa çıkıyoruz. Bandini İtalyan asıllı bir Amerikalı ve işçi
bir ailenin oğlu. En büyük hayali ve gayreti büyük bir yazar olmak. Aslında ona
sorarsanız O, yayımlanmış bir öyküsü olan zaten büyük bir yazar. Bazen yaratma
sürecinin sancılarıyla asla öyle olmadığını düşünerek kendini hayal
kırıklığının pençesinde bulsa da çoğu zaman kendini büyük bir yazar olarak
görüyor. Los Angeles’ta çoğunlukla cebinde beş parası olmadan kötü koşullarda
bir yaşam sürse de eline kimi zaman para geçtiğinde savurgan davranmaktan
kendini alamadığı bir gerçek. Ah bir de kadınlarla olanca sorunlu ilişkisine
karşın arzuladığı büyük aşkı Camilla var: Meksika prensesi dediği… Bandini
yazar olabildi mi? Camilla ile ilişkisi nasıl bir yol aldı? Neler yaşadı, neler
hissetti, neler gözlemledi? Bunlar kitabın sayfalarında gizli ve elbette cevapları
bulmak okuyucuya düşüyor. Fakat biz şimdi kitaptaki başka noktalara dönelim.
Zira bu metnin altını kazıdığımızda karşımıza çıkan başka şeyler de var.
Kitapta asıl dikkat çekici olan, yarattığı
karakter ile yazarın kendi yaşamının kesişme noktaları olması ve bu durumun
kitabı daha anlamlı kılması. Zira yazar da İtalyan asıllı bir Amerikalı ve işçi
bir ailenin oğlu. Öte yandan yazarlığa zorlu bir adım atma süreci var ve tüm
bunlar kitaba yarı otobiyografik bir roman olma özelliği katıyor. Alabildiğine
yalın bir üslupla kaleme alınmış olmasına karşın karakterin psikolojik ve
sosyolojik yönden sancıyan yanları okuyucuya geçiyor. En çok da türlü dışavurumlarla
“öteki” olmanın etkisini kitap içinde hissediyor olmamız buna örnek
verilebilir. Çünkü Bandini en çok oradan yaralanıyor ve şüphesiz ki yazarın
kendisi de öyle. Bunu Arturo Bandini üzerinden şu yıkıcı sözlerle gözlemliyoruz:
“Onların gazetelerine kustum ben, edebiyatlarını okudum, yemeklerini yedim,
sanatlarına esnedim. Ama ben yoksulum, soyadımın sonu ünlü bir harfle bitiyor
ve benden nefret ediyorlar, babamdan, babamın babasından da, ellerinden gelse
kanımı içerler ama yaşlanmışlar artık, güneşin altında ölüyorlar…” Her ne kadar
Arturo Bandini içine doğup büyüdüğü ülkesini sevse de kökeni, kimi zaman ait
olduğu sosyal sınıf onun ötekiliğini yüzüne çarpıyor. Belki de yazar olmak
istemesi, içinde bulunduğu sosyal sınıfı aşma çabası da hep bu yüzden. Öte
yandan Bandini’nin hayatına giren kadınların da aynı ötekinin suretleri olması hiç
de tesadüf olmasa gerek. Aynı şekilde kamusal yaşamdaki ayrıştırmalara da ara
ara temas etmesi aynı konunun bir başka dışavurumu diyebiliriz. Fakat ötekilik sadece konunun bir yüzü büyük resme
baktığımızda ise yer yer daha belirgin bir şekilde kendini hissettiren ve
Fante’nin bu ve bunun gibi çeşitli noktalarla metnine yedirdiği “sanılanın ya
da yaratılanın ardındaki” Amerikan gerçeğine yaptığı göndermeleri gözlemliyoruz.
Hatta karakterinin kendi varlığı bile bu duruma bir meydan okuma, bir maske
düşürme olabilir.
Velhasıl-ı kelam
karakterinden onu çevreleyen toplumuna değin incecik ama dolu dolu bir okuma
yaptığım bu kitabı ve bilhassa ana karakterini çok sevdim. Seriye bilmeden
üçüncü kitabından başlamış olsam da bu durumdan hiç de rahatsızlık duymadığımı
belirtmem gerekiyor. Okurken bende kitabın bir öncesi veya kapağını
kapattığımda devam edecek bir sonrası varmış gibi his bırakmadı. Serinin diğer
kitaplarını bilemiyorum ancak bu kitap özelinde konuşmam gerekirse tek başına,
bağımsız bir metin olarak da okunabilecek bir eser olduğunu düşünüyor ve
ilgilisine bu güzel kitabı tavsiye ederken seri olarak okumak isteyenler için
aşağıya eser sırasını bırakıyorum. Kitabınız bol, keyfiniz daim olsun J
Serideki kitapların
sıralaması:
Bahara Kadar Bekle, Bandini
Los Angeles Yolu
Toza Sor
Bunker Tepesi Düşleri

Yorumlar
Yorum Gönder