Jean- Louis Fournier - Asla Kimseyi Öldürmedi Benim Babam

Jean-Louis Fournier, kaleme aldığı anlatı türündeki kitaplarında annesi, babası, çocukları, eşi ve ilerleyen yaşıyla yalnızlaşan bir adam olarak kendi kendisiyle olan ilişkisine yer veren bir yazar. Yazarak hayatında ters giden şeylerle, kalemindeki mizaha sığınarak ise içinde bulunduğu duygu durumuyla baş etmeye çalışıyor. Anıları ya da daha kapsayıcı bir ifadeyle hayatından kesitleri okurlara sunarken çoğunlukla uzun değil, aksine kısacık anlatlarla aktarıyor olmasına karşın, hissettiği her duyguyu okuruna fazlasıyla geçirmeyi başarıyor. Onun satırlarına konuk olduğunuzda bazen gülümserken o gülümseten yanın ardındaki acı burukluğu da nahif satırlarının ardındaki kırılganlığı da gelip tek bir cümleye sığdırdığı o kocaman duyguları da derinden hissedebiliyorsunuz. Velhasıl, Fournier, az ve öz anlatan, konuştukları kadar sustuklarını da okuruna ustalıkla aktarabilen bir yazar.

Ben onun kalemiyle tanıştığımda yetmişli yaşlarını süren, eşinin kaybıyla hayata tutunmaya çalışan bir adımın yaşamına konuk olmuş; daha sonra bir başka eserinde aradan geçen yıllarla çok ağır bir yalnızlığı nasıl deneyimlediğini okumuştum. Oysa bu kez “Asla Kimseyi Öldürmedi Benim Babam” isimli eseriyle diğerlerinden farklı olarak çocuk Fournier’in yaşamına aralanan bir eser okudum. Bu kısacık anlatı türündeki eser, kısa olmasına karşın içine kocaman sancılı bir dünya sığdırmış diyebilirim. Yazarın babasıyla olan anılarından kesitlere yer verdiği bu eserde oldukça sorunlu bir baba figürü okuru karşılıyor. Zira evin dışındaki baba figürüyle çocuk Fournier’in aile yaşamında deneyimlediği baba figürü arasında kocaman bir uçurum var. Mesleki yaşamında çok sevilen bir doktor olan Paul Fournier çoğu zaman ihtiyaç sahibi kişileri ücretsiz tedavi eden, yardımsever, mesleğinde iyi biri.  Ancak kendi iç dünyası için o kadar pozitif bir tablo söz konusu değil. Çünkü Paul Fournier, alkolik ve intihara meyilli biri olmasının yanında aile yaşantısında öfkeli ve ilgisiz bir baba ve eş. Böylesi bir baba figürüyle çocukluk geçiren Fournier’in kaleme aldığı her bir satırda huzurlu bir aile yaşamına, sağlıklı bir baba-oğul ilişkisine ne denli aç olduğunu gözlemlerken yazarın, dışarıdan gözlemlediği baba ile deneyimlediği baba arasındaki kocaman uçurumda sallandığına, bu durumu sürekli sorguladığına tanık oluyoruz. Kitabın sayfaları aynı zamanda ailenin maddi anlamda yaşadıkları zorlukları (babanın tedavi ettiği hastalardan çoğu zaman para almadığını düşünürsek) bunun sosyal yaşamları üzerindeki maddi ve manevi etkilerini de gözlemleme imkânı sunuyor.

Velhasıl belki fiziksel değil ama kesinlikle birebir hedefi olmasa da dolaylı olarak psikolojik yönden şiddete maruz kalmış bir çocuğun yaşamına aralanan bu kitapta çoğu zaman gelip son satıra sığdırdıklarıyla okurunu çarpıp geçen bir anlatıya konuk oluyoruz. Fournier eserini “Babam kırk üç yaşında öldü, ben on beş yaşındaydım. Bugün ondan daha yaşlıyım. Onu daha iyi tanımamış olmaktan dolayı üzgünüm. Bundan dolayı ona kızgın değilim. Şimdi büyüdüm, yaşamın zor olduğunu ve hayatı daha dayanılır kılmak için “kötü” yollara başvuran kimi zaman daha hassas insanlara kızmamak gerektiğini de,” sözleri ile noktalıyor. Yetişkin Fournier babasına anlayışla yaklaşıp daha bağışlayıcı davransa da minik Fournier için aynı şeyi söyleyebilir miyiz? diye düşünmeden edemiyor insan. Bu kısa kitap okurunu ebeveynliğin, sağlıklı aile ilişkilerinin ne denli önemli ve dikkatle üzerinde durulması gereken bir konu olduğunu düşünmeye iten bir eser diyebilirim. Okumak isteyenler için incecik olmasına karşın kolay bir kitap olmadığını belirtmekle birlikte yetişkin dünyasındaki sancılı süreçlerin çocuklar ve aile yaşamı üzerindeki etkileri açısından dikkate değer bir örnek zemin oluşturduğuna inanıyor ve ilgilisine tavsiye ediyorum.

Yorumlar

Takipçiler