Tomris Uyar - Otuzların Kadını

Bazı kitapları okurken ya da okuyup bitirdiğimizde boşluğa uzun uzun daldığımız nadir anlar vardır; karşılaştığımız metnin bizi afallatan etkisinin peşi sıra durup boşluğa ama aslında boşluktan ziyade kendi düşünce dünyamıza dalmaktan kendimizi alamadığımız türden anlar. Öyle ki bazen o boşluk bitse bile zihnimizde aynı ezgi çalmaya devam eder, zira kitap düşüncelerimizi fethetmiştir. İşte sevgili Tomris Uyar’ın kaleminden “Otuzların Kadını” eserini okurken yarısına geldiğimde kitabı elimden bırakıp kendimi tam da böylesi bir anın içinde buldum: uzunca bir süre boşluğa bakarken…

Peki ama neydi beni bu kadar çarpan şey? Burada bir öykü kitabından fazlası vardı. Konusu mühimdi ama en az onun kadar mühim ve dikkate değer olan yazarın bu öykü kitabını işleyiş biçimi, kitaba sığdırabildikleriydi. Kitabın kapağını kapattığımda 108 sayfalık incecik bir öykü kitabına bir yazar bu kadar çok şey nasıl sığabilir, nasıl böyle işleyebilir diye düşünmekten ve etkilenmekten kendimi alamadım. Şüphesiz bunda Tomris Uyar’ın öykücülüğündeki ustalığın payı vardı.

Her biri ikişer öykülük dört bölümden oluşan ve toplamda sekiz öyküyü bünyesinde barındıran, incelikle işlenmiş bu nefis kitap, Otuzların Kadını’nın duvara asılmış yağlıboya portresiyle başlıyor ve tüm öyküler bu portreden hareketle ilerleyip diğer otuzların kadınlarına uzanıyor. Bazen yapılan evliliklerle bazen davranışlarla bazense dış görünüşteki ufak ama dikkat çeken benzerlikleriyle örülmüş bir biçimde her biri ayrı ayrı olmasına karşın gelip otuzların kadınında birleşen, ona bağlanan türde. Tomris Uyar’ın kaleme aldığı bir mektubunda da dediği gibi “öyküleri birbirine teğet geçecek, aynı zamanda odaktaki portreye de girip çıkacak biçimde” yazmak. Bu öykülerdeki kadınlar, kimi zaman bitirilmiş kimi zaman bitirilmeye cesaret edilememiş başarısız ilk evlilikleri veya ikinci evlilikleri deneyimleyen, yalnızlıkları soluyan, bazen başına buyruk bazen tüm çevresindeki eğilimler karşısında duruşundan ödün vermeyen, bazense toplumsal etkiyi hisseden otuzların kadınları. Yazarın ise tüm bu öykülerde esas olarak üzerinde hassasiyetle durup irdelediği, gözler önüne sermeye çalıştığı şey, toplum ve birey arasındaki geçirgen, müdahaleci ilişki ya da kendisinin ifadesiyle ‘toplumun bireyin yaşamına karışma payı’nı edebiyatın diliyle düşünmek. Oysa Otuzların Kadınını sadece bu kadarla sınırlı bir öykü kitabı olarak ele almanın ona tamamıyla haksızlık olacağını düşünüyorum; çünkü fazlası var.

Kitabı okumaya başlayıp biraz ilerlediğinizde dikkatinizi ilk çeken şey yazarın kitabı işleyiş biçimi oluyor. İlk öyküde yazarın Otuzların Kadınına dair yazma, kitabı üretme sürecini görüyoruz. Devam eden sayfalarda diğer otuzların kadınlarından biriyle bir tren yolculuğunda öykü karakteri olarak karşımızda beliriveriyor. Bazen öykülerdeki çocuk, bazen okurundan mektup alan yazar olarak kendini de kurguya dahil ediyor. Öykü aralarında ise Mart 1992’ye tarihlenen defterinden notlarla zenginleştirdiği kitap, yazarın kitabı yazma sürecine kapı aralarken aynı zamanda 1990’lı yılların, yer yer daha önceki dönemin Türkiyesi’nin sosyal, siyasal ve ekonomik ortama dair öyküleri pekiştirici bilgileri yer alıyor. Elbette kadınların toplumsal hayattaki yeri, toplum- birey ilişkisi, geleneksel anlayışlar, yetiştirilme biçimleri, birey psikolojisi gibi konular da gerek bu notlar gerekse kitabın geneli boyunca hep yanı başımızda duruyor. Bu durum hem yazma süreci ve kitabın beslendiği noktaları deneyimlememizi hem de sürecin son hali olan kitabı elimizde tutmamızı bir araya getiriyor diyebilirim.

Öte yandan kitabın içinde otobiyografik ögeler olduğunu da belirtmek gerekiyor. Kimi açıkça yazar tarafından okura verilirken kimi de örtük olarak verilmiş. Örneğin, kitabın odağındaki portrenin yazarın annesine ait olduğunu ilk öyküde kendisinden öğreniyoruz ancak, devam eden öykülerde de kurguya yedirilmiş şekilde Uyar’dan ufak parçalar olduğunu düşünüyorum. Bir erkeğin gözünden otuzların kadınını anlatan öyküdeki erkek karakterin hukukçu- yazar olması, kızına İskitli kraliçenin (Tomris Hatun) adını vermesinin tesadüfi olduğunu düşünmüyorum.

Son olarak kitabın bütünü boyunca yayılmış her çağa aidiyet dikkate değer bir unsur. Portreden başlayıp zamanın, mekanın, kişilerin değişkenlik gösterdiği; fakat her çağda portreyle sembolleşen otuzların kadınlarına uzanan bir aidiyet var. İlk öyküde de yazarın annesinin portresini duvara asarken değindiği gibi: “Evet, annem ama onun resmini duvara asmamın nedeni, bence ötekiler gibi öncesiz-sonrasız, tarihsiz, her çağda otuzların kadını olması, annem olması değil.” Belki de kitabın kapak tasarımındaki yüzü görünmeyen kadın  portresi tam da bu yüzden seçilmiştir diye düşünmeden edemedim.

Velhasıl her bir sayfası dolu dolu, iç içe geçmişliğin yoğun olduğu bir kitap “Otuzların Kadını” ve bu yönüyle kitabın her okura hitap etmeyeceğini düşünüyorum. Bazı kitapları sevmek ve sevmemek çok keskin uçlara ayrılır ve durumun bir ortası olmaz ya hani? Tomris Uyar'ın bu kıymetli eseri öylesi bir yerde duruyor. Kimi için karmaşık, anlaşılması güç gelebilecek ancak karmaşıklığın ardındaki berraklığa erişildiğinde okurunu mest edebilecek nefis bir eser...

Yorumlar

Takipçiler